Gençler
bilmezler... Hoş; bırakın gençleri, bizler de pek bilmiyoruz
ya... Eskiden İstanbul'da, Hacı Davut vapurları varmış..
Ben, yüzyılımızın başında diyeyim; siz anlayın, geçen yüzyılın
sonlarında olduğunu...
Tekneleri kağşamış, makineleri de ilk buhar devrinden kalma,
eski mi eski, hurda mı hurda bu gemilerin gönderinde Osmanlı
bayrağı çekili olurmuş, ama hangi tabiyete hizmet ettiklerini
Allah'tan başka kimsecikler bilmezmiş. İsimleri de bir acayipmiş
bunların: Diyana... Halikarnas... Merkür... Batlamyus...
gibi... Bu derme-çatma vapurların çoğunun acenteleri de
yokmuş. Şirketin idarehane adresi olarak, çoğunda hep "On
board" diye geminin kendi gösterilirmiş.
Vapur simsarları, köhne otellerin sıralandığı Sirkeci sokaklarını
gırtlaklarım patlatırcasına avaz avaz bağırarak dolaşır,
dolmuş kahyaları gibi, vapurun kalkmak üzere olduğunu haber
verirlermiş:
-"Haydi kalkıyor! Şile... Kurucaşile... Amasra.. Bartın...
İnebolu... Tirebolu... Samsun... Giresun... Ta Hopa'ya kadar
gidiyor! Haydi kalkıyor! Vakit kalmadı! Hava patlamadan
demir alıyor! Yer kalmadı, yetişen kazanıyor!.."
Çığırtkanın sesini duyanlar, denklerini, hurçlarını hammalın
sırtına attıkları gibi doğru Sirkeci kıyısına koşarlarmış.
Bakarlarmış, hurda bir tekne, bacasından kara kara dumanlar
yükseliyor, ötesinden berisinden de bembeyaz buharlar kaçırıyor.
Birkaç gemici başta toplanmış, sözde demir almaya çalışıyor...
Maksat, iş üzerinde görünüp, yolcuların bir an önce gemiye
binmesini sağlamak! rıhtımdan ayrılamazmış. Ta ki kamaralar,
ambar üstü, çığırtkanın sesini duyup koşan yolcularla tıka
basa doluncaya kadar... Sonunda, "Bindik Bir alamete,
gideriz kıyamete!" misali, çürük gemi Karadeniz'e çıkar,
azgın dalgalarla boğuşma bahasına yola koyulurmuş... İskele
kumandası verilince sancağa, sancak denince de iskeleye
kaçan bu hurda gemilerle selamete mi çıkılır, kıyamete mi
varılır, orası ancak Allah'ın bileceği bir işmiş!
Bu anlatılanlar, sayıları ellilere, altmışlara varan büyüklü,
küçüklü, ciddi, gayrı ciddi birçok gemi kumpanyasının gemileri...
O yıllarda, Karadeniz olsun, Ege adaları ya da Akdeniz olsun,
deniz aşırı iskelelere, karadan yol olmadığı için hep gemilerle
gidilirmiş: Ya yukardaki gibi özel kumpanyaların, ya da
bir devlet kuruluşu olan. İdare-i Mahsusa'nın gemileriyle...
Aslında İdare-i Mahsusa gemilerinin çoğu da, Hacı Davut
gemileri kadar olmasa da, yine hep eski, yıllarca hizmet
görmüş, çürüğe ayrılma zamanı çoktan gelmiş de geçmiş teknelermiş.
Daha sonraki yıllarda da,
Seyr-i Sefain döneminde idareye hep kullanılmış gemiler
satın alınmış, ama bunların arasından yine de güzel, sağlam
tekneler çıkmış. Kuruluşundan yaklaşık yüz yıl kadar sonra
idareye yeni ve modern gemilerin ısmarlanıp inşa ettirilmesi,
ancak Atatürk'lü yıllarda mümkün olmuş.
Demek istenen, geçmişi 170 yılı bulan makinalı gemi tarihimizde,
pek çok gemi gelmiş, geçmiş. Bunların arasında eskileri
de olmuş, yenileri de... Bu gemilerde süvari, zabitan, çarkçı,
makinist, reis ya da gemici olarak -ki çoğu "Karadeniz
uşağı"- binlerce deniz adamı hizmet görmüş. Bu fedakar
insanlar, kar, kış, sis, tipi demeden o liman senin, bu
iskele benim, hem de sırasında canlarını tehlikeye atarak
çalışmışlar.
Türk bayraklı gemilerin, bu teknelerde görev yapan gemi
adamlarının öykülerini konu alan bu kitap, daha önce yayımlanan
Seyr-i Sefain, Öncesi ve Sonrası adlı kitabın devamıdır,
hatta tamamlayıcısıdır; büyük tersanelerimizi , Haliç'te,
İzmir Körfezi'nde çalışan vapurları, Van Gölü'ndeki feribotları,
Deniz Nakliyatı'nın şileplerini, tankerlerini anlatmaktadır.
Limanlarımız, rıhtımlarımız, Gemi Kurtarma İşletmesi, deniz
fenerlerimiz, Kılavuzluk Servisi, Cankurtarma hizmetleri
ile kaptan yetiştiren okulların tarihçeside yine bu kitapta
yer almaktadır.
Evet... Hacı Davut vapurları örneğindeki gibi, zor bir işe
giriştik bir
kere.. Önümüzde dalgalı, çalkantılı, çetin bir umman uzanıyor...
Ne diyelim? Söylenecek tek şey, şundan başkası olmasa gerek:
-"Haydi, selametle..."