Yaşanmış,
hem de dönem-dönem çok iyi şartlarda yaşanmış
ve tadı iyi çıkarılmış, fakat yazılmamış bir
şehirdir, istanbuL.
Kaleme-kağıda yeterince geçmemiştir.
Basımevinin icadından önce, bu pek beklenen
bir şey bu değildi. Yazı zaten insan eli ile
kağıda döküldüğü şekli ile kalıyor, bu da en
çok bir kaç adet çoğaltılıyordu.
Ama kurşundan dökülmüş harflerle çok sayıda
yazının çoğaltılması demek olan kitab'ın icadından
sonra, Avrupa, her konuda düşünce üretmeye ve
bunları toplumun üst tabakalarına yaymaya başladı.
O tarihin az sonrası, dünya coğrafyasının bu
köşesinde iki kıt'anın ve iki denizin kenarına
kurulmuş bir kentte, Osmanlı denilen yeni bir
gücün ve yeni bir düzenin egemenliğine rastlamıştı.
Osmanlı, özel bir felsefeye dayanıyordu:
Bu dünyanın ancak bir köprü olduğuna, asıl yaşamın
ölümden sonra başladığına inanıyor, onun için
toplumun uzun hayatına adanmış yapılarını taştan,
fakat hükümdarlarınki dahil her türden kişinin
geçici yaşamlarında kullanacakları konutlarını
tahtadan yapıyor, onların sürekliliğine hiç
bakmıyor, başşehrinin doğal güzelliklerini en
keyifli şekilde yaşayarak tadını çıkarıyor,
fakat bu yaşamı, bu yapıları, bu üretimleri
ölümsüzleştirmek için kağıdı ve kalemi kullanmayı
da gerekli bulmuyordu. Resim sanatı ise, dinsel
inanışla, zaten, en sınırlı şekliyle uygulanıyordu.
Böyle bir felsefe ve yaşam biçimi içinde taht
şehri, ancak Batı'dan gelen bir avuç elçinin,
gezgin'in, antika toplayıcının yazdıkları ile,
kitaplara yansıyabildi.
18. yy sonunda zevklerde, yapı sanatında başlayan
Batı rüzgarları, 19.yy'da, düşünce sistemi üstünde
de etkisini göstermeye koyuldu.
Türk yazarları, şiir geleneğinden çıkıp, roman,
hikaye ve etüd türünden yazılara başladılar.
Cihan Savaşından sonra açılan değişik bir dönemde,
şehir ve semt monografileri gündeme geldi.
20-30 yıldır, istanbul konuları ilgi çekmeye
başladı.
Bunda, bu şehrin öneminin biraz anlaşılması
kadar, onun eski güzelliklerinin ve değerlerinin
birer-birer yitirilmesinin aydın çevrelerde
uyandırdığı acının da, etkisi var.
Herşeyin önceleri yavaş-yavaş, şimdilerde ise
hızlanan bir tempo ile bozulmaya ve geçmişe
kaymaya başla dığına tanık olmanın doğurduğu
bir duygu ile, sayıları Batıya göre, hala çok-çok
az olsa da, her meslekten insanlar, 'Istanbulu
yazma' ihtiyacını duyuyorlar.
Elinizdeki kitap, asıl şehrin kenarında mekan
tutmuş eski bir 'balıkçı köyünün', bir hukukçu
elinden çıkmış hikayesi.
Bu köyü sevip yerleşmiş, onun bir oranda süren
güzelliklerine, onun yeşil kırlarını baharlarda
silme örten kır çiçekleri dünyasına, temiz rüzgarlarına,
sessizliğine ve son kalmış tahta evlerine aşık
olmuş Av. Ali Soysal'ı hem bu sevgisinden dolayı,
hem kitabından dolayı, kutlarım.
Çelik
Gülersoy
|